Size mesleki ve hatta özel hayatımın dönüm noktalarından birini anlatayım. Bu hikayeye geçmeden önce, benden ve ailemden bahsedeyim biraz...

Ben Aralık 1975’te Kocaeli’de doğdum. Evimiz Kocaeli’nin merkezi olarak bilinen İzmit’teydi. İzmit, Türkiye’nin en küçük şehridir ama en zenginidir. Sebebi de Türkiye’nin çoğu önemli sanayi kuruluşunun bu şehirde yerleşmiş olmasıdır. Şehir, bu bolluk ve bereketin bedelini sahip olduğu güzel körfezin zamanla leş haline dönüşmesi ile ödemiştir. İzmit Körfezi Marmara Denizi’nin doğu kısmında bulunur. Biz bu şehrin tam merkezindeki bir apartmanda otururduk. Apartmanda hiç yabancı yoktu, tüm dairelerde yakın akrabalarımız otururdu. Bu kadar yeter zaten, çok fazla ayrıntıya girmenin de bir anlamı yok. 

İşte ben böyle bir şehirde doğdum ve büyüdüm. Babam, Ali Rıza Gönenç, lise mezunudur ve birçok işle uğraşmıştır. Ben çocukken fabrikada işçisiydi, ben gençken esnaflık yapıyordu, ben üniversitedeyken işsiz kalmıştı, ben asistanken fabrikada çalışıyordu ve tabi ki daha sonra da emekli oldu. Bu kadar iş değiştirmesi onun beceriksizliğinden veya tembelliğinden kaynaklanmıyordu çünkü benim gördüğüm en çalışkan insandı. Güne sabah namazıyla başlar, akşama kadar çalışırdı. Tek bir haram lokma yemezdi, bize de yedirmedi. Fakat ailemizin gerzek bireyleri aşağı düşerken hep onu da çektikleri için belini asla doğrultamadı. Benim hayatımda tanıdığım en büyük adamdı. Tamamen farklı insanlar olsak da, o benim için her zaman en önemli örnek olmuştur. Bunun nedeni, onun gerçek bir aile babası, dürüst ve iyi bir insan olmasıdır. Ona benim için yaptıklarından dolayı her zaman minnettar oldum, hala minnettarım ve yaşadığım sürece de minnetar olacağım.

Annem, Savet Gönenç, ilkokul mezunudur ve evhanımıdır. Benim biricik annemdir. Hayatım boyunca arkamdaki itici güç olmuştur. Modern ebeveyn anlayışının aksine, tüm çocukluğumuz boyunca bizimle ilgilenen ve bize yol gösteren esas kişidir. Yani ben dedemin, büyükannemin vs. yanında büyümedim, yanımda hep annem vardı. Bu bir çocuk için çok önemlidir. Anneme de benim için yaptığı her şey için sonsuz teşekkürler. Seni çok seviyorum anneciğim.

Kardeşim, Beyzanur Gönenç, apayrı bir olaydır. Kendileri ailemizin en soylu bireyidir. Sıradan bir insan değil de, bir prenses karizmasına sahiptir. Asla alçakgönüllü değildir. Her şeyi kendine hastır. Ona benzeyen bir insan ile hiç tanışmadım. Kendileri, yüksek öğrenimlerini, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin Tıbbi Biyoloji bölümünde tamamlamışlardır. Dolayısıyla, üniversite hayatının tümünü benimle geçirdi. Bu benim için bir şerefti tabii ki. Şaka bir yana, dünyanın en mükemmel kardeşine sahip olduğum için hep çok mutlu oldum. O benim canımdır.

Anne ve babamın tahsil durumlarını özellikle belirttim. Evet, çok ciddi bir kültürel donanıma sahip değillerdi. Ama o kadar sevgi dolu bir ortamda büyüttüler ki bizi, biz sevgiye fazlasıyla doyduk. Tabi bu denli bir pozitif enerji ve sahip olduğumuz nacizane zeka sayesinde okul hayatımız sıkıntısız geçti. Onlar her zaman arkamızda oldular. Hiçbir fedakarlıktan kaçınmadılar. Allah onlara ne muratları varsa verir inşallah.

Olay 2003 sonbaharında başlamıştı. Bir akşam babam telefon etti ve ağır bir grip geçirdiğini söyledi. Ama esas şikayeti göğsündeki batar tarzda ağrıydı. Ben de ona Sultan’a muayene olmasını söyledim. Sultan, annemin amcasının kızıydı ve Kocaeli Üniversitesi Anestezi bölümünde asistandı o zaman. Sultan muayene etmiş ve önemli bir şey bulamamıştı babamda. Neyse, babamın şikayetleri geçti. Ama bir hafta sonra göğüs ağrısının tekrarlaması nedeniyle beni aradı yeniden. Ben de gidip bir akciğer rontgeni ve elektrokardiyogram (halk rasındaki ismiyle “elektro”) çektirmesini ve bir doktora göstermesini söyledim. Aynı günün akşamı cep telefonum çaldı. Arayan annemdi. Sesi bir garipti. Ben de o sırada Cerrahpaşa’da servis nöbetçisi olduğum için hala hastanedeydim. Annemin söylediklerini duyunca şok oldum ve donup kaldım oracıkta.

Hemen nöbet ekibine haber verdim ben gidiyorum diye. Beş dakika içinde eve gittim. Beyzanur’a durumu anlattım. O da hemen toparlandı. Taksiye atladığımız gibi otogara gittik. İlk otobüse bindik hemen. Bir buçuk saat süren yolculuğumuz boyunca kardeşimle tek kelime konuşmadık çünkü ikimizin aklından da milyonlarca şey geçiyordu. Muhtemelen, eğer babama bir şey olursa, biz ne yaparız diye düşünüyorduk ikimiz de. O 1,5 saatlik yol bana o kadar uzun geldi ki, hiç bitmeyecek sandım. Nihayet İzmit’e varmıştık. Eve bile uğramadan doğruca hastaneye gittim. Hastanenin Koroner Yoğun Bakım Ünitesi’ne giderken kalbim gümbür gümbür atıyordu. Heyecandan bayılacak gibi olmuştum. Kapıda amcam ve dedem bekliyorlardı. Onlarla bile tek kelime konuşmadan içeri girdim. Hemşire bana içeri girmemin yasak olduğunu söyledi. Kendimi tanıtınca hemşire girmeme izin verdi.

İkinci yatağın perdesini araladığımda, babamın yatakta oturur vaziyette gazete okuduğunu gördüm. Yüzünde endişeli, şaşkın ve mutsuz bir ifade vardı. Beni görünce çok sevindi. Gazeteyi bir kenara bıraktı ve benim yüzümdeki endişeli ifadeyi fark ederek:

Babama dolu dolu sarıldım sıkıca. O kadar mutluydum ki onu böyle gördüğüme. Maçtan falan bahsettiğine göre tehlikeli bir durum yoktur dedim içimden. Sonra hemen tetkiklerin olduğu zarfa saldırdım. Elektrokardiyogramı alıp bakmaya başladım. Lanet olsun ki hiçbir şey anlamıyordum elektrodan. Kendime o kadar sinirlendim ki o an, birden gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı. Öyle ağlıyordum ki tüm bedenim titriyordu içimi çekerken. Elektro gözyaşlarımdan dolayı sırılsıklam olmuştu. Ben hala ona bakıp bir şeyler anlamaya çalışıyordum. Hemşire gelip beni teselli etmeye çalışıyordu. Babamı o yatakta görmek beni adeta yıkmıştı. O benim biricik babamdı. Onsuz ne yapardık biz. Ailemizin direğiydi o. Hayatımızdaki tüm dev dalgalara karşı yıkılmadan ayakta durmuş, ailemizi her seferinde dingin limanlara taşımıştı. Dört kişilik minik ailemizde oluşturduğumuz sevgi zincirinin en sağlam halkasıydı o. Evet, gerçekten de o an hayatımdaki en kötü andı. Kendimi toparlayıp, doktoruyla konuşmaya gittim hemen. Nöbet odasında yatıyordu doktor. Kapıyı çaldım. Koyu mavi üniformalı, İbrahim Tatlıses tadında bir altın kolye takan, kırmızı yüzlü, dev bir adam açtı kapıyı. Nazik bir şekilde selamlaşıp, tanıştık birbirimizle. Bana babamın durumu hakkında bilgi vermeye başladı. Kalp krizi veya akut perikardit (kalp zarı iltihabı) olabileceğini belirtti. Teşekkür edip ayrıldım ama içim rahat değildi. Doktora bir daha gidince o da anladı onu rahat bırakmayacağımızı. Babamı üniversite hastanesine sevk edeceğini söyledi. Ben çok sevindim tabii. İşlemleri hemen halledip, ambulansla yola çıktık. Ambulansta babamla espriler yapıp gülüyorduk. İçimden ona devamlı sarılmak geliyordu. Onu iyi gördüğüme o kadar mutluydum ki bana kıyamet kopuyor deseler umrumda olmazdı. Son sürat giderek üniversiteye vardık.

Üniversite hastanesi, geçirilen deprem sonrasında binaların hasar görmesi nedeniyle, prefabrik tipte deprem konutlarında hizmet veriyordu. Kulube tarzında bir sürü konut vardı. Acilde bizi nöbetçi öğrenciler karşıladı. Onlara durumu anlattım. Hemen Kardiyoloji nöbetçi hekimini çağırdılar. Kardiyoloji hekimi geldi ve olayları dinledi. Muayenesi bittikten sonra, yanında taşıdığı taşınabilir EKO (yani ekokardiyogram veya kalp ultrasonu) aletiyle babamı kontrol etti. Şaşırmıştım çünkü böyle bir yer için oldukça lüks bir aletti. Bir yandan da her şey yapılıyor babam için diye çok sevinmiştim. Yapılan tetkikler sonucunda kalp krizinden biraz olsun uzaklaşıldı. Yine de takip için Koroner Yoğun Bakım Ünitesi’ne yatması gerekiyordu. İşlemleri yaparken bir de kimi göreyim: Bilgehan. Üniversitedeyken ve sonrasında da en yakın dostlarımdan biri olan kişiydi Bilgehan. Kocaeli Üniversitesi’nde Ortopedi asistanıydı ve nöbetçiydi o gece. Durumu anlattım ona ve o da hemen yardımcı olmaya başladı. Babamı nihayet iyi bir kliniğe yatırmanın verdiği huzurla bir oh çektim. Bilgehan ile uzun uzun sohbet ettik sabaha kadar. Her şey bir anda güzel gitmeye başlamıştı. Ama hala içimde müthiş bir sıkıntı vardı. Çok şükür sabah oldu ve hocalar vizite geldi. Sağolsun, hepsi ellerinden geleni yapıyordu babam için. Günlük EKO yapılarak takip ediliyordu. Kalp krizinden tamamen uzaklaşılmasına rağmen, akut perikarditin en önemli belirtileri olmadığı için tanıya gidemiyorlardı. Zor bir hastaydı babam.

On gün geçmişti ve hala bir tanı yoktu ortada. Ben her gün babamın yanına gidiyordum. Arada da Bilgehan’a uğrayıp dertleşiyordum. Sıkılmıştım artık bu maceradan. Yaklaşık 2. haftanın sonunda babamın ateşi yükselmeye başladı. Rengi bembeyazdı babamın. Kan tablosunda görülen kansızlık her gün biraz daha derinleşiyordu. Oysa genel durumu mükemmeldi. Kendisine sorsanız hiçbir şikayeti yoktu. Anlam veremiyordum bu duruma. Ateşi hiç düşmemeye başlamıştı. Kendisi iyiyim dese de, ben bakınca onun iyi olmadığını anlıyordum. Yaklaşık 15. günde sorumlu hocaya gidip babamı çalıştığım üniversite hastanesine götürmek istediğimi söyledim. Ve aramızda şöyle bir diyalog geçti:

O benim babamdı. Tanımadığım birine teslim etmek istiyordum mutlaka babamı. Halamı aradım ve bizi İstanbul’a götürmesini rica ettim. Halam hemen geldi. Son sürat İstanbul’a gittik. Çalıştığım hastanenin Enfeksiyon Hastalıkları bölümüne giderek kliniğin başasistanı Reşat abi ile görüştüm. Kulakları çınlasın, mükemmel bir hekimdi Reşat abi. Hemen babamı muayene etti ve yatırmaya karar verdi. Tetkik dönemi başladı yeniden.  Var olan tüm tetkikleri yaptılar babama. Babam kan vermekten, rontgen çektirmekten nefret eder hale gelmişti. Merakla bekliyorduk sonucu. Ben durmadan babamı kötü bir şey olmadığına ikna etmeye çalışıyordum. Babam ise inancı nedeniyle kendini kayıtsız şartsız teslim etmişti kadere.

Nihayetinde, tüm doktorlar “akut perikardit” tanısında hemfikir oldular. Buna yol açan etkeni bulmaya çalışıyorlardı artık. Bu arada, yapılan EKO’da kalp zarında ciddi miktarda sıvı biriktiği tespit edilmişti. Babamın tansiyonu buna bağlı olarak ileri derecede düşmüştü. Normalde hipertansiyon hastası olan babamın tansiyonu yerlerde sürünüyordu. Bunun sebebi, kalp zarında biriken sıvının kalbi sıkıştırarak onun yeterince dolmasına ve kasılmasına engel olmasıydı. Yeni bir tehlike  daha çıkmıştı ortaya: kalp tamponadı riski. Kalp tamponadı, kalp zarında biriken sıvının kalbin kanla dolmasını engelleyecek düzeyde artması demekti. Acil bir durumdu ve ameliyatla sıvının boşaltılmasını gerektiriyordu. Ben korkunç şekilde stresliydim. Orayı burayı arayıp duruyordum. Herkese akıl danışıyordum. Geceleri elimde tansiyon aleti, saat başı babamın tansiyonuna bakıyordum. Sabah 08:00’de görevli doktorlar geldiğinde eve gidip uyuyordum ve akşam yeniden geliyordum. Günler geçiyordu ve ben hep mutsuzdum. Babam için o kadar endişeleniyordum ki, uyuduğum uykudan bile bir şey anlamıyordum. Sonunda babam iyileşmeye başladı. Kalp zarındaki sıvı gitgide azalmaya başlamıştı. Yapılan tetkiklerin hepsi temiz çıkmıştı. Hastalığın viral kökenli olduğuna kanaat getirilmişti. Kansızlığı azalmış, yüzüne renk gelmişti. Mutluluktan dünyayı görmüyordu gözüm. Babam toplam bir aylık bir hastane macerasının ardından şifa ile taburcu edildi. Ailemizin neşesi yerine gelmişti. Sevgi zinciri eski kuvvetine kavuşmuştu.

İnanın, ayrıntılara hiç girmeden anlattım olayları. O kadar çok şey yaşadım ki bu bir ay zarfında. Hem duygusal, hem de fiziksel açıdan çok ciddi bir travmaydı bu olay benim için. SSK hastanelerinin eczanelerinde saatlerce beklediğim kuyruklar, masaya yaslanıp uyuduğum geceler vs. beni en az yoran şeylerdi. Ailenin diğer bireyleri de çok kötü günler geçirdi tabii ki. Annem hep umut saçıyordu bize ama içi içini yiyordu. Kardeşim tam bir bunalımın içindeydi. Ben onları gördükçe daha da kötü oluyordum. Güçlü gözükmek için kendimi zorluyordum ama bir yere kadar dayanabiliyordum. Kenarda köşede tek başıma ağladığım günleri asla unutamıyorum. Allah’a binlerce şükür olsun ki o zor günleri atlattık ve feraha kavuştuk.

Tüm samimiyetimle söylüyorum ki hastaneye döndüğümde her şey değişmişti benim için. Ben eski ben değildim. Hayata ve insanlara bakış açım değişmişti. O kadar fazla ders çıkardım ki bu olaydan, burada yazsam kitaba sığmaz. En başta şunu anladım: Hayatta ne zaman, ne olacağını asla bilemeyiz; yaptığımız tüm plan ve programlar boşuna. “Hayat tıpkı satranç gibidir. Kırk hamle sonrasını planlarsınız. Karşınızdaki hiç beklemediğiniz basit bir piyon hamlesi yapar ve her şeyi yeniden planlamak zorunda kalırsınız.” sözünün ne kadar doğru olduğunu anladım o dönem. Çok klişe bir kalıp olmasına rağmen, umudu asla yitirmemek gerektiğini de bizzat yaşayarak öğrendim. Her zaman bir çıkış yolu vardı ölüm haricinde. Bunlar ve aklıma gelmeyen birçoğu, özel hayatımla ilgili çıkardığım derslerdi.

Gelelim mesleki anlamda çıkardığım derslere. İşin gerçeği, sağlık çalışanları kendileri aynı duruma düşmediği sürece, hasta ve hasta yakınlarının neler çektiğini asla tam olarak anlayamazlar. Ateş düştüğü yeri yakar. Yaşadıklarımdan sonra, mesleki anlamda daha da kökten değişiklikler meydana geldi hayatımda. Hastalara ve hasta yakınlarına bakış açım değişmişti. Hastaların hepsi çok değerliydi çünkü onlar da birilerinin annesi, babası, ağabeyi, kardeşi, kızı, amcasıydı. Hepsi babam kadar değerliydi. Onlara hak ettikleri değeri vermek zorundaydım. Babam için yaptıklarımı onlar için yapmazsam haksızlık etmiş olacaktım. Onlar için de endişelenmek zorundaydım. Bu bilinci her zaman kafama kazımaya çalıştım. Her hasta için elimden gelenin en iyisini yapmayı prensip edindim. Diğer yandan da, babamla ilgilendiğim dönemde hasta yakınlarının da neler çektiğini görmüştüm. Ben de az itilip kakılmadım. Eczane kuyruklarını, bazı doktor ve hemşirelerin aşağılayıcı tavırlarını, kimseye bir şey soramamayı ben de yaşadım bizzat. Bu nedenle, onlara hep anlayışlı davranmaya çalıştım yaşadığım olaylardan sonra. Asla hayır demedim. Onlara karşı nazik ve ölçülü davrandım. Kısacası, ben babamın geçirdiği hastalık sonrasında gerçek bir hekim oldum diyebilirim. Gerçekten de çok doğru: “Bir musibet, bin nasihata bedeldir.” 

Aslında buna benzer birçok olay yaşadım ama hiçbiri beni bunlar kadar etkilemedi. Belki de her şey zamanlama ile ilgiliydi. Hani insanın zihninin daha açık olduğu dönemler vardır ya, o anlara denk gelmişti galiba bu olaylar. Şükürler olsun ki her şeyi çok çabuk unutabiliyor insan. İnsanoğluna verilen en büyük armağanlardan biri belki de bu. Unutamasak delirirdik herhalde. Düşünün bir kere, her sabah kafanızda geçmişte yaşadığınız kötü olaylarla uyanıyorsunuz. İğrenç bir şey. Yaşadığım bu sarsıcı olaylardan bir süre sonra ben de eski mutlu hayatıma geri dönmüştüm. Aklımda sadece çıkardığım dersler kalmıştı. Yeni maceralara yelken açtım sonra da…