Asistanlığımın 18. ayını tamamlamıştım. Sıkıntılı fakat bir o kadar da eğitici bir acil rotasyonunu takiben olayları biraz daha anlar hale gelmiştim. Sanki cerrahiyle ilgili her şeyi öğrendim gibi hissediyordum. Yanlış, alakası yok. Şimdi geri dönüp baktığımda, o dönem hiçbir şey bilmediğimi rahatça görebiliyorum. O zaman böyle düşünmüyordum tabii ki. “Getirin hastaları, hemen iyileştirivereyim!” edasıyla dolaşıyordum cerrahinin koridorlarında. Derken mesleki hayatımın dönüm noktalarından birini yaşadım. O olayı yaşadığıma hem çok üzülüyorum, hem de çok seviniyorum. Dinleyin.

Blok nöbete gidiyordum. Cumartesi sabahı insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri blok nöbete gitmektir. Blok nöbet nedir? Manyakça bir şeydir. Cumartesi sabahı saat 09:00’da nöbete başlarsınız, Pazartesi sabahı saat 08:00’de nöbeti devrettikten sonra, akşama kadar günlük servisinizde çalışmaya devam edersiniz. Toplam 56 saatlik bir maraton. Anlamsız bir güç denemesi. İnsanın hem ruhsal, hem de fiziksel yapısını altüst eden bir hadise.

İlk orta kıdem nöbetimi tutacaktım. Heyecanlıydım. Kendimi mükemmel hissediyordum. Artık acilin sorumluluğunun büyük bir kısmı bende idi. Nöbet harika başlamıştı. Çok yoğun değildi acil. Ivır zıvır vakalarla zaman geçiyordu. Derken Cumartesi gecesi yaklaşık saat 23:00’de bir bayan hasta geldi. Hasta dört gün önce özel bir hastanede sezaryen ile doğum yapmıştı. Fakat doğumdan iki gün sonra karın ağrısı ve şişkinlik nedeniyle doğum yaptığı özel hastaneye tekrar başvurmuştu. Doktoru herhangi bir sorun olmadığını ve bol bol yürümesini söyleyerek evine yollamıştı hastayı. Ertesi gün tekrar aynı şikayetlerle aynı doktora başvuran hastaya lavman yapılmış ve evine gönderilmişti. Şikayetleri gitgide artan hasta çareyi hastanemizde aramaya karar vermişti.

Hasta geldiğinde buz gibiydi, terliyordu ve soluk bir teni vardı. Suratındaki endişe daha ilk bakışta belli oluyordu. Tansiyonu çok düşük ve nabzı yüksekti. Yani anlattığım tablo şokun bulgularına tamamen uyuyordu. Karnı şişti ve bağırsak sesleri hiç yoktu. Karın filminde bağırsakların tamamen durduğuna veya tıkandığına dair bir bulgu olan hava-sıvı seviyeleri mevcuttu. İltihabi hücre sayısı çok artmıştı. Yani tanısı belliydi: Yaygın peritonit ve buna bağlı karın içi sepsis tablosu (karın içi bir iltihabi olaydan kaynaklanan genel kan zehirlenmesi).

Ameliyat sonrası dönemde normalde de olabilen bir bağırsak durgunluğu tablosu olduğunu düşündüm. Hastayı benden kıdemli olan asistana sundum ve o da nöbetçi şefe sundu. Hem şef hem de üst kıdem asistan benimle aynı fikirdeydi. Hastaya dört litre serum vermiştik ama buna rağmen tansiyonu hiç yükselmemişti. Hastada düzgün gitmeyen bir şeyler vardı. Üstlerime tekrar danıştım ve onlar da hastayı yeniden değerlendirdiler. Bu haliyle hastanın “septik şok” tablosunda olduğunu düşündüler. Beynimden vurulmuştum; böyle bir tanı nasıl başlangıçta aklıma gelmezdi. Üst kıdem asistan hastaya daha fazla sıvı vermemizi, antibiyotik başlamamızı ve ameliyat hazırlığı yapmamızı söyledi. Pazar sabahı saat 05:00 gibi hastayı ameliyata aldık. Ameliyat masasında, daha ameliyata başlamadan hastanın kalbi durdu. Tüm çabalara rağmen hasta hayatını kaybetti.

Şok olmuştum. Haberi yakınlarına söylediğimde onlar da yıkıldılar. Zaten bir insana ölüm haberi vermekten daha zor bir şey yoktur. Hele ki, öncesinde tamamen sağlıklı olan bir insanın ani ölümünü haber vermek en acısıdır. Ameliyathanenin dinlenme odasında bir sigarayı söndürüp diğerini yakıyordum. Tüm dünyam yıkılmıştı. Hastanın dört günlükken öksüz kalan bebeği geliyordu hep aklıma. Aslında ne kadar aciz olduğumun farkına varmıştım. Hiçbir şey bilmiyordum. Ne yazık ki, o dönemlerde ne sepsis kılavuzları mevcuttu, ne de gelişmiş tanı yöntemleri; dolayısıyla, sepsis ve septik şok tanısı koymak o kadar kolay değildi her zaman.

Bir ay boyunca olayın etkisinden kurtulamadım. Sonra toparlandım ve ne yapmam gerektiğinin farkına vardım. Öğrenmeliydim. İşimle ilgili her şeyi öğrenmeliydim. Orta kıdem olmuştum yani 1,5 sene geçmişti ama çok az şey biliyordum. Sadece benim kaderim değildi bu; tüm cerrahlar bu yoldan geçiyordu zaman içinde. Neyse, kendime olan tüm nefretimi azme dönüştürdüm. Her zaman yanımda bana yardımcı olabilecek kıdemli cerrahlar olmayacaktı ve tek başıma kaldığımda hiçbir hastanın hayatının benim bilgi eksikliğim nedeniyle riske girmesini istemiyordum. Kitap satıcısını aradım ve elindeki cerrahi kitaplarını getirmesini rica ettim. Bir ton kitap aldım ve okumaya başladım. Okumak ve öğrenmek beni her zamanki gibi mutlu ediyordu. “Bilmek” güzel bir şeydi. İnanılmaz okuyordum. Özellikle de sepsis ve septik şok konusunu hatim etmiştim. Temel cerrahi kitapları elimde eriyordu. Bir yandan da kendimi kontrol etmeye çalışıyordum. Ne için mi? Okuyorum ve her şeyi öğreniyorum, benden iyisi yok hezeyanına kapılmamak için. Ama, ne yazık ki, cerrahlar kendilerini arasıra kaybederler ve mutlaka böyle hezeyanlara kapılırlar. Ben de bu konudaki kontrolümü zaman zaman kaybetmişimdir, olay sonrasında dahi.

Evet, bu olay benim mesleki hayatımda bir dönüm noktasıdır. Hala daha, olay aklıma gelince yüreğim sızlar ve öksüz çocuğun şimdi kaç yaşında olduğunu düşünürüm. Vicdan gerçekten de çok önemlidir bir cerrah için. Hiç unutmam, çok sevdiğim bir hocamla bu konuda yaptığımız bir konuşmayı:

Çok haklıydı. Ben de şu ana kadar olan mesleki hayatım boyunca hep vicdanlı bir cerrah olmaya gayret gösterdim. Ne tesadüf ise, tanıdığım tüm vicdanlı cerrahlar da işlerinde çok usta olan cerrahlardı. İşte mükemmel ikili budur cerrahide: hem vicdan sahibi, hem kompetan, mesela ben. Görüyorsunuz işte, insanoğlu akıllanmaz…